1. Gün Horonevi yıllardır bu turları yapıyor. Eğitmenimiz Aclan Bey, 2006’da ilk teması gerçekleştirmiş. Iki taraflı bütün çekişmelere rağmen iletişim çalışmaları devam ediyor. Selanik Metropoliti geçenlerde Türklerin gelişinden duyduğu rahatsızlığı dile getirmiş. İşgal etmemizden korkuyormuş kendileri. Öte yandan bizim taraftan buraya geldiğimiz için Aclan Bey’e bir ırkçı ne kadar çirkin laf edebilirse onları söyleyenler var. Keşke hepsini bir araya getirebilsem. Hiç tanımadığın, dini, dini, ırkı senden ayrı olan bir adamla veya kadınla birlikte aynı coşkuyla el ele horon oynar veya halay çekersen ondan nefret etmen mümkün olmaz. Geldiğimizden itibaren her akşam bir köye gidiyoruz. Onları panayırı oluyor. Biz de birlikte oynuyoruz, oynayacağız. Geldiğimiz yerin adı Makrigialos Katerini’ye bağlı. Onlar Ordu’lu. Içlerinden Pelagia ile tanıştım. Fatsa’nın Gölköy’ündenmiş. Oyunları öğrenmemizde katkısı büyük. Dün aynı zamanda Meryem Ana’nın doğum günüymüş. Ortodoksların isim günleri, kiliselerin isim günleri, yortuları, o günlerde yapılacaklar ve yapılamayacaklara ilişkin kavramaya çalıştığım zengin bir kutlama zincirleri var. Dün akşam gittiğimiz köyün adı Riaki. Maçka’dan gidenler yerleşmiş. PAOK futbol takımları var. Ayrıca ünlü kemençe sanatçısı Kostas Siamidis’in köyü. Bir parantez açalım, Yunanistan’da konservatuarlarda kemençe eğitimi veriliyor, bizde yokmuş. Şimdilik bu kadar demiş olayım. Çok ciddi yazdım:)) Midibüsle kaldığımız yerden Riaki’ye gidişimiz absürd bir filmin parçası olabilirdi. Midibüsün içinde kemençe, davul çalıp oynayan tipler düşünün. Derken bir cep görünce kenara çektik. Kemençe, davul bir oyna bir oyna, Pelagia ilk anda anlamasa da çok eğlendi sanırım. Yunanlılar bizden meraksız anlaşılan. Arabalar yanımızdan geçti. Kimse ne oluyor burada yahu demedi. Sonunda köye varıldı. Saatlerce oynandı. Yolda oynarken hissettiğimiz coşkuyu, nerdeyse tutkuyu, köyde oynarken el ele bir arada olmanın verdiği duyguları anlatmak çok zor. Yemekler mi? Detaya girersem okuyana ayıp olur. Merak etmeyin hakkını veriyoruz.

2.gün
Bu turun ruhu gereği gündüzler sakin geçiyor, akşam üzerinden itibaren heyecan başlıyor. Dün öğleden sonra Pelagia’nın önerdiği yerden denize girdik. Bizimkiler adım çalışırken, yan masadan izleyen bir hanım dayanamayıp yanımıza geldi. Salona’nın ortaklarından olduğunu, gece Matheas Tsahouridis’in sahneye çıkacağını söyledi. Çok tanınan, genç bir kemençe sanatçısıymış. Hüsnü Şenlendirici, Ahmet Koç gibi klasik çizginin dışında da denemeler yapan bir sanatçıymış sanırım.
Akşam yemeğe gittiğimiz yerde mekan sahibi servis sırasında gruptan Cezmi Bey’in şortuna sos damlattı. Birşey yok falan derken Cezmi Bey anlaşılmadığını varsayarak “Ama bana pantolon borcun var” dedi. Adam döndü “Kaç para kaç?” dedi. Cezmi Bey şaşkın bir yüzle “E anlıyor, ya ben küfür etseydim?” demez mi? Yunanlı gülerek parmağını salladı:)))
Otelin önünde grubun Akçaabat oynamadıyla geceye başladık. Yolda Pelagia’nın anne babasının evlerinin önünde durduk. Hayatımda ilk defa gördüğüm Yorgo ve Evgenia uzun zamandır kimsenin kucaklamadığı gibi özlemle, coşkuyla, aylardır görmediği kardeşlerini kucaklar gibi kucakladılar. Yolun ortasında kısa bir horon daha oynadık.
Nea Trapezoynta’ya gitmeden önce bir durağımız daha vardı. Bizi çaya davet eden emekli fizyoterapi profesörü Haralambos Golsouziadis’in evine uğradık. Kendisi Sıvas Zara’lı, eşi Ordu’luymuş. Bahçesinin üç bir tarafı bostan olmuş bir evin terasında onsekiz kişiydik. Orada da arkadaşlar Maçka kadın oynadılar. Bizimle Türkçe konuşmak için çırpınan bir adam, çay ikram etmek, ağırlamak için çırpınan eşi, kenarda tebessüm eden yaya ve evin kızları ile tarifi zor bir samimiyet vardı. Aslında çay demlemeyi bilmiyorlar. Tekirdağ’dan bizim gibi gelenlere ikram etmek için şeker, çay, çay takımı almışlar. Sadece sarılmak yetmedi, gittim yayanın elini öptüm. Gözlerindeki ışığı anlatmak çok zor. Bazen insan diyecek laf bulamıyor…
Sonunda Of’luların köyü Nea Trapezoynta’ya vardık. Büyük ve zengin bir köy. Arkadaşlarımızı sahneye davet ettiler. Yunus Emre kemençeyi konuşurdu. Onur davulla eşlik etti. Onur zaten nerede eksik varsa orada. Horon de horon, davul de davul, nasıl anlaşalım diye dertlensek Yunanca onda. Dün sahnede altı kişi Akçaabat oynadılar. Hepsi işinde gücünde, farklı yaşlardan, çevrelerden insanlar. Horon ortak zevkleri. Profesyonel olmayan bir ekipten böyle bir performans izlemek de çok etkileyiciydi. Sonra hep birlikte horona dönüldü. Sahnedekilerle, izleyenler arasındaki etkileşim sarsıcıydı.
Gece burada da birmedi. Oradan Tsahouridis’in konserine gittik. Sonuna yetiştik, onu izleyemedik, ama meğer imza günüymüş. Imzalı albümler de alındı. Üzerine hanımlar arasında Tsahouridis’in yakışıklı olup olmadığına ilişkin bir muhabbet döndü. Bu yazıyı bu tür konuşmaların klasik cümlelerinden biriyle bitireyim. Tamam, hoş adam da benim tipim değil:)))

3. Gün
Burada oynanan horonda okuyucunun bilmesi gereken bazı özellikler mevcut. Çoğunlukla basit, herkesçe bilinen ayak hareketleri var. El ele tutuşup, ritme göre hareketleri tekrarlayarak yüzlerce kişi saatlerce oynuyorlar. Arkadaşlarımın gözlemlerine göre kriz etkisini hala devam ettiriyor. Geçen senelerde çok çok daha kalabalık oluyordu dediler. Eh, ailece gel, ye, iç ne kadar ekonomik olursa olsun bir bedeli var. Çok sevdikleri panayır gecelerine bile katılmak onları zorluyor demek ki.
Dışarıdan bakan biri olarak hoşuma giden bir özellikleri var. Horon oynadıkları gibi hareket ederlerse bu krizi de aşacaklarına eminim. Hep birlikte el ele tutuşulur, sabırla eller birbirinden ayrılmazsa aşılamıyacak güçlük yoktur.
Birlik ve düzen bizim hayli eksik olduğumuz bir konu. Halk arasında horon oynarken bir standart yoktur. Herkes biraz kafasına göre takılır. Oynarken gösteriş yapar. Palegria’nın uyarmaktan canı çıktı. Gösteriş yapmayın, hızlanmayın, tempoyu bozmayın, ne mümkün:)) Çömezin çömezi ben bile kendimi fazladan omuz atar, tempoyu yükseltir buldum. Birlikte bir iş yaparken illa öne çıkmak, kendimizi göstermek istiyoruz. Ülke olarak bu gereksiz ego problemimize bir çözüm bulmalıyız.
Dün akşam yemeği Akriyalos’da yedik. Orada çalışan garsonlardan biri de güzel türkü söylüyor, kemençe çalıyormuş. Yunus Emre ile karşılıklı birinin Türkçe, birinin Yunanca söylediği türküyü kaydedemedim. Dinlerken dalmış gitmişim. Delikanlının çalarken, söylerken duyduğu heyecanı aktarabilmek için ekli paylaşımı yapacağım. Belki tam yansıtamayacak ama elimden gelen bu.
Nea Trapezoynta’da eğlence devam etti dün gece. Köye girerken karanlıkta yaşlı bir kadın belirdi. Onur fırladı ne oldu diye. “Yavrim yavrim, alın bunu” diye bir ses duyduk. Yol ortası diye hareket ettik. Onur kutuyu açtı. İçi çukulata doluydu. Hepimiz birbirimize baktık. Seksen yaşlarında bir kadın bizim geçişimizi beklemiş, bir kutu çikolata vermiş ve biz teşekkür bile etmemiştik. Tekrar o noktaya geri döndük. “Yavrilarum” diye yandaki evden çıktı Giresunlu Parthena Ana. Annesinden hatırladığı Türkçe’yi tam hatırlayamadığı için bir de özür dileyerek konuştu bizlerle. Tek tek sarıldık ona, fotoğraflar çektik, gecenin karanlığında horon oynadık ona. Aramızda ne kadar Giresun’lu varsa ayrıca tanıştırdık. Grubun en genci, tam bir hanım iğnesi, incecik, zarif Neslihan’ı çok sevdi. Seni torunuma gelin alayım dedi. Yenidoğan hemşiresi, tatilde bile bize baktığı mini miniklerin fotoğraflarını gösteren Neslihan dayanamadı, hüngür hüngür ağlamaya başladı. Ben o an ağlayamadım, şimdi ağlaya ağlaya size yazıyorum…
Sınırları çiziyoruz, oradan oraya göç ediyoruz, ama aidiyetlerimiz yok olmuyor. Her bölge için bunu söyleyebilirim, burada konumuz Karadeniz. Orada bir kültür, bir medeniyet oluşmuşsa katkı sağlayan Türklere, Rumlara, sadece onlara mı, Lazlara, Gürcülere, Ermenilere de ve hatta artık adını anmadığımız tüm kadim halklara da selam olsun… Parçalanınca adı üstünde diğer parçalarınızdan ayrılıyorsunuz. Yaşananlar, ruhlarından kopan parçaları arayan bizlere, ziyaret ettiğimiz buralılara ve bu yazıyı okuyan herkese bir daha aynı acıları yaşamamak için ders olur umarım.

4. Gün
Burada köyleri dolaşıyoruz. Bahçe içinde bizim yazlıklara benzer, çoğu tek katlı, iki katlı evleri var. Bahçelerinde mutlaka kendi bostanları var. Hadi gezdiğimiz yerler kırsalı, dün Selanik’e gittik, binalar yine insani boyutlarda. Sokaklar düzenli, temiz, yollarda mandalina ağaçları. Etrafta zeytin, nar, meyve ağaçları. Yunanlılar arasında manzaramı bozuyor, kes diye bir problem yok anlaşılan. Çoluk çocuk etraftaki meyva ağaçlarına dalmak da akıllarına gelmiyor. Abuk subuk yerlere sekiz on katlı binalar dikmeyi, şehirlerin göbeğine gökdelen, alışveriş merkezi kondurmayı da akıl edememişler. Taşa betona değil de insana yatırım yapmayı tercih etmişler. Binaları değil ama genel eğitim seviyeleri kesinlikle bizden yüksek.
Dün akşam bizim orta, Doğu Karadeniz, onların Pontus dediği bölgeden gelen insanların kurduğu Oreokastro Karadenizliler Derneği’ni ziyaret ettik. Bir spor kompleksinin içinde birkaç odalık yerleri var. Pırıl pırıl bir kütüphane, gelen eşyalarını, fotoğraflarını sergiledikleri bir bölüm var. Gösteri kostümleri pırıl pırıl, özenle asılmış, tasnif edilmiş. Sadece Selanik’te elli kadar dernekleri mevcut. Diğerlerini bilemem, benim gördüğüm dernekte kadınlar, erkekler, gençler arı gibi çalışıyordu. Kesinlikle çocuklarını da çalıştırıyorlar, hiç olmadı boş şişeleri toplatıyorlar, oyunları büyük bir disiplinle öğretiyorlar. Bizde de binlerce dernek var. Çoğu oturup çay içmek, dedikodu yapmak, sonra kavga edip, bölünüp başka dernek kurmak dışında ne yaparlarlar? Senede bir büyük şenlikleri olurmuş. Binlerce kişinin birlikte dans ettiği anlatılıyor.
Spor salonunun dışında bize yemek hazırlamışlardı. Eskilerin tabiriyle büyük hüsnü kabul gördük. Hanımların evlerinde hazırladıkları yemeklerde vardı. Fava bizim favadan daha değişikti. Sunulan mezeler içinde tabule ve diğer ortadoğu mezelerinden örnekler görmek şaşırttı. Aclan Bey bir konuşma yaparak teşekkür etti, hediyeler verdi. Iraklis Çakalidis’de konuşma yaptı ve bizlere ayrı ayrı hazırladıkları hediyeleri verdiler.
Avrasya coğrafyasında güven önemlidir. Zaman içinde güvenmişler, bizlere evlerini, yuvaları gibi gördükleri derneklerini açıyorlar. Evini açmak bir yerde özelini açmaktır. Daha önce tanıdıklarım İstanbul’lu Rumlardı. Burada tanıdığım insanlarda da aynı onurlu, gururlu duruşu gördüm. Diğer halklar gurursuz mu kardeşim diyebilirsiniz. Tabii ki değil, ama bu insanların ayrı bir hassasiyeti var. Sürünmek pahasına senden istemez, aç kalır kendinden ödün vermez bir halleri var. Eğer gururlarını kırar, rencide ederseniz aşırı tepki verebilirler. Krizler, küreselleşme şartları bu gururu nasıl etkiledi bilemem. Bence yine de onlarla ilişkilerde gözardı edilen bu özelliklerine dikkat etmeli.
Aclan Bey’in dediğine göre rahmetli Kamil Sönmez, Allah uzun ömür versin Ümit Tokcan ayarında sanatçılar Panagistis Aslanidis, Kostas Siamidis, Hristos Georgiadis dün gece bizim için çalıp, söylediler. Birlikte oynadık, şakalaştık. Gece bire doğru polis gelip, gürültü yasağı için uyardı. Palegia ile yanyana duruyorduk. Bir tarafta Yunus Emre ve Onur ustalarını bulmuş, ancak müzisyenlerin anlayacağı bir dilde sohbet ediyorlardı. Nizam Bey ile Aziz Bey ustalarla fotoğraf çektiriyorlardı. Aclan Bey Hristo ile türkü söylüyordu. Cezmi Bey Kastamonu fırıncıya tişörtünü verip, karşılığında şapkasını alıyordu. Kızlar hepimiz için ayrı ayrı hazırlanmış paketlere bakıp, teşekkür ediyorlardı. Palegia “Şu hale bak, gürültü var diye müziği kestiler. Şimdi daha çok gürültü yapıyoruz” dedi. Yüksek sesle konuşmayı, gülmeyi seven insanlar bir araya gelmişse başka ne olabilir ki?

5. Gün
Sabah kendimize ağaç altında kahvaltı hazırladık. Ekte İtalya’dan transfer kemençeci Yunus’un açık büfe önündeki fotoğrafını görüyorsunuz. Sonrası iyice eş dost ziyareti şeklinde geçti. Palegia’nın ailesi bizi akşam üstü oturmaya davet etti. Kekler, börekler, sıcak soğuk kahve, meyve, dondurma, Anadolu usulü çatlayana kadar yedirilip, ayrıldık.
Akşam yemeğini yine Akriyalos’da yedik. Orada salma midye getiriyorlar. Geçen akşam da annemin, Viki Abla’nın, Akın Abi’nin kulaklarını çınlatarak yedim. Dün soslu midye de getirdiler. Metin Abi’nin midye pilakisini andım. Bir zamanlar Kuzguncuk’ta midye çıkarılır, sonra genellikle evlerin önünde çocuklara telle temizletilir, itiraz varsa duymazdan gelinir, genellikle evin büyüğü yemeği yapar, hapur hupur yenirdi. Midye salma, pilaki, pilav… Yaşlanıyorum galiba, yemekler bile hüzünlendiriyor. Bu bölümü, Madam Froso’yu, Fatoş Abla’nın değerli halasını, Metin Abi’yi, Viki Abla’nın annesini anmadan geçmeyeceğim. Tanıyanlar biliyor, tanımayanlar için ekleyeyim, hepsi çok iyi insanlar, iyi komşulardı…
Dün geceye dönelim. Arkamızda iki uzun masada yakınlarda kazı yapan arkeologlar vardı. M.Ö. 300-900 döneme ait bir Makedon yerleşiminde kazı yapıyorlarmış. Geçen yıl vefat eden kazı başkanı John Papadopulos’da Karadeniz’den göç edenlerdenmiş ve güzel Türkçe bilirmiş. Dönüşte internetten araştıracağım. O gruptan biz de Pontus’luyuz diye gelip horon denemek isteyenler oldu. Nea Trapezoynta Panayırı’nın neşeli kameramanı Leo, Kaliforniya LA stili oynadıklarını söyleyerek bayağı eğlendi.
Yemeğe asıl mesleği polislik olan oranın dernek başkanı da geldi. Yemeğin sonunda Palegia’nın anne babası ve yukarıda bahsettiğim Leo’da gruba katıldı. Kemençe, iki dilde türküler, horon ve kahkaha dolu bir geceydi. Cezmi Bey, bütün gece Meltem’in ondan sakladığı uzo şişelerini aşırıp, içi su dolu şişelerle değiştirmeye çalıştı, ama başaramadı:))
Bir ara Leo’nun başına Rize bezi sardılar,sırtına şal koydular. Baktık ” Selamün aleyküm, ben sarışın Yaser Arafat” diye dolaşıyor.
Gecenin sonuna doğru tam da horonun hızlı yerinde “Çimula” al aşağı ediyorduk ki baktık bizden komut veren yok. Leo arkada dizlerini döve döve gülüyor. Meğer kaydettiği videoları izlerken öğrenmiş. Ne olduğunu da bilmiyor, ben bir bağırayım, bakalım Türkler ne yapacak demiş:)) Otele yürürken tulum eşliğinde Hemşin oynadık. Yine tanımadığımız insanlar aramıza katıldı. Dün gece nispeten erken yattım, gece iki gibi dalmışım:)))
6. Gece
Dün Selanik günüydü. Öğlene doğru yola çıktık. Görele’li şoförümüz Enver’in kendine özgü anlatımıyla şehri dolaştık. Sürekli tur getirdiği için şehirde rehberlerin gezdirdiği her yere götürdü. Aristoteles Üniversite’sinde öğrencilerin direndiği, polisi sokmadığı bölümü gösterdi. Bizim grup çoğunlukla kahkaha atan, çapulcu kadınlardan oluştuğu için kuvvetli bir alkış koptu. Enver’e göre musluklarından bir hafta şerbet akan çeşmeyi Abdülhamit veya Abdülaziz yaptırmış. Büyük Selanik yangını 1913 veya 1915’de olmuş. Surların duvar kalınlığı yer yer altı metreyi buluyormuş diye duymuş, ama abartı olabileceğini düşünüyor. Biz 60 santime bağladık. Beyaz Kule’ye giderken bir binanın duvarında Makedon güneşi altında Makedon Yunan’dır yazıyormuş. Dağlarda kart kurt gezen Makedonlara Yunan deniyormuş. Ay, pardon ben de iyice karıştırdım, hatta başka coğrafyalara bile sarktım. Sonunda Beyaz Kule’nin dibinde Görele ağzıyla “Döne gine çıkarsınız, tepeden güzel görünüyor” diye bıraktı.
Daha önce gördüğüm için kaleye devam etmedim. Gruptan on kadın alışveriş yaptık ve buluşma yerine sadece beş dakika geç gittik. Sakız aldım, sakızlı dondurma yedim. Yeğenim için yıllar önce dayımın Atina’dan getirdiği tahta oyuncaklardan aradım. Üzgünüm, söylemek zorundayım, bizden beter açık pazar haline gelmişler. Hediyelik eşya ve uzo dışında bu ülkeye ait bir şey bulamadım. Korkarım hediyelik eşyalar da uzakdoğuda bir yerlerde yapılıyordur.
Akşam yemeği için heves ettiğimiz Meze meze onarımdaydı. Bizimkilerin geçen yıllardan tanıdıkları, uzun süre işsiz kaldığı için üzüldükleri, yeni iş bulduğuna sevindikleri arkadaşları Yorgo’da bize katıldı. Nerede yeriz derken, Palegia’nın arkadaşı Nikos bize yardımcı oldu. Okul arkadaşıymışlar. Çok şakalaşıyorlar, candan ve ancak yakın arkadaşların sahip olacağı bir samimiyet var aralarında. Etrafınızda karşı cinsle arkadaş olmayı bilen insanlar varsa, bırakmayın bence. Size de iyi arkadaş olurlar. Sonuçta harika bir yemek yedik. Iki akşamdır folyoda ısıtılmış, baharat, zeytinyağ, domates ile tatlandırılmış beyaz peynir geliyor masalara. Ben yine geriye sarıyorum, Burgaz’da Barba Yani geliyor aklıma. Her zaman iyi malzeme kullanacaksın diyen sesi kulaklarımda. Diyorum size, yemekler bile hüzünlendiriyor artık.
Dün akşam beş arkadaşımızı eve uğurladık. Oradan otele döndüm. İnternet’e girdim. Yirmiüç yaşında bir teğmenin Güneydoğu’da vurulduğunu öğrendim. İsrail’de bir arkadaşımın atılan bombalara karşı iki çocuğu ile sığınağa inmeyi reddettiğini gösteren mesajı gördüm. Dönüşe hazırlanıyorum…

7. Gün
Dün sabah oturmuş bir önceki günün notlarını toparlıyordum. Cezmi Bey kalkmış, Nizam Bey’e benzettiği tavla oynayan adamın yanına gitmiş. ” Sabah sabah ne tavlası ula?” demiş. Adamda ses yok. “Yüz vermiysin baa” diye dönmüş adamın omuzlarına masaj yapmaya başlamış. Bakmış çıt yok, bir gariplik var, eğilmiş adamın suratına bakmış “Ula sen kimsin?”. Arkamda kahkahalar patladı. Bunu yazmalısın diye koşarak yanıma geldiler. Cezmi Bey mi, yoksa hiç tepki vermeyen adam mı daha tuhaftı bilemedim.
Kahvaltıdan sonra Leo ile buluştuk. Hep dans hep dans olmaz, bu ziyaretler de gerekli dedi bana. Kesinlikle katılıyorum ona. Dion antik kenti ve müzesini gezdik. Burada da bir Olimpos Dağı, kaynak suları ve bu sefer İskender’in kırk yiğitleri var. İnsanoğlunun bir olayı beğenip her yerde tekrarlamasına bayılıyorum. Mutlaka bir gerçeklik payı var ama zaman içinde farklı yerlerde sahipleniliyor, süsleniyor ve aslından çok farklı gizemli hikayeler ortaya çıkıyor. Dion, Hıristiyanlık öncesi tanrılar tanrıçalar şehri; Zeus, Demeter, İsis ve favori tanrım Dionysos:)) Gerçek olan, önemli bir şehirmiş. Bizans döneminde depremle yıkılmış. Harika bir alt yapısı varmış. Kalıntılarını gördüğümüz sulama, yol, kanalizasyon sistemleri bir harika. Bir yüzlerce yıl önce kurulmuş bu şehrin alt yapısına baktım, bir bizim şehirleri düşündüm, insanın morali bozuluyor arkadaşlar…
Oradan Leo bizi güzel bir kumsala götürdü. Burada su serin ve temizdi, yani tam benlikti. Akşama Kostas Siamidis ve Hristos Georgiadis’in katılımıyla Leo’nun köyünde muhabbet yaptık. Kemençe, şarkı, türkü, horon, daha ne olsun? Fazla ayrıntıya giremiyorum, giden arkadaşlarımıza çok eğlenmeyeceğiz diye söz verdik:))

Bu yazıları eğlendiğimi, yediğimi, içtiğimi anlatmak için yazmadım. Gittiğim yerdeki insanlarda kaybettiğimiz, eksildiğimiz bazı özellikler gördüm. Son yazı alınacak dersler üzerine olacak.
Cumartesi çok yorulacağımız için cuma gününü sakin geçirmek istedik. Gündüz ilk günkü plaja gittik. Leyla’nın çok güzel bir köşe bucak dünya müzikleri koleksiyonu var. Yunanca, Türkçe, Arapça, affedersin Ermenice, ayıptır söylemesi Acemce parçalar dinledik. Acaba rahatsız mı ettik deyince Pelagia etrafa sordu. Yanımızdaki kız “Annem yüzünden Muhteşem Süleyman izleye izleye Türkçem bayağı gelişti. Hoş müzikler, devam edin” dedi. Bir ara beş kadın kumda horon oynadık. Seyrettiler, alkışladılar, güldüler ama kızmadılar, surat asmadılar. DERS 1: anlamadığımız şarkıları da dinlemek, oyunları da izlemek gerekir. Bu bizi geliştirir.
Öğleden sonra bir hediye daha aldık. Otelin kahvaltısına yetişemiyorduk. Bir börekçi bulduk. Önce yaptırıp, otelde yiyorduk, sonra çay da yapınca gittik orada yedik. Çaylardan yarı fiyat aldı, niye olduğunu anlayamadık ama teşekkür ettik. Sonra Pelagia bize börekçi kızın babaannesinin Türk olduğunu, biz topluca dükkanına gittiğimiz için çok duygulandığını, ağladığını, bize hediye vermek istediğini söyledi. Herbirimiz için içinde bitki çayı karışımı olan bir torba ve bir küçük şişe çipura olan birer paket hazırlamış. Hiç heveslenmeyin, babaanneyi, babayı ve mahçup mahçup bana tebessüm eden kızı anarak tek başıma içeceğim. Bazen söylenmeyenler daha ağır gelir insana. Ben şu kadarını diyeyim; DERS 2: hiç kimseyi döl möl diye aşağılamayın. Hiçbir öfke, hiçbir haklılık bir insanı bu dille kırmayı mazur göstermez.
Akşam Makriyalos Panayırı’ndaydık. Oturduk, kalktık, oynadık. Artık isimleri biliyorsunuz, Evgenia, Yorgo, Haralambos, dans öğretmeni Aleko, türkücü Hristo, dernek başkanı Yanni, hep birlikte oturduk. Bize yemek ısmarladılar. Aslında panayırlarda domuz şiş yapılıyor, bira, şarap ve isteyen de alkolsüz içiyor. Bize köfte, tavuk yaptırıp, uzo ikram ettiler. Bizimkiler yine güzel bir gösteri yaptılar. Ardından hep birlikte düz horona geçildi. Bir ara iki yanımda iki Yunanlı, Yunus sahnede söylüyor “Oynayi kız oynayi, durmanın ne karı var”. Ben de hem oynuyorum, hem söylüyorum. Iki yanımda eller kasıldı, eyvah dedim bir an, ama bırakmadılar. DERS 3: arkadaşça tuttuğun eli, senden farklı olduğunu hissettin diye bırakmayacaksın.
Son gün saat bir gibi otelden ayrıldık. Gitmeden soğuk kahve ve Laz böreğine benzer böreklerinden ikram ettiler bize. Önce börekçiye teşekkür için uğradık. Çay ikram etti, para da almadı. Iyice mahçup olduk. Ilerledik tavuk dönerci yoldan çevirdi. Yunus’tan kemençe çalmasını rica etti. Dükkanının önünde kemençe, duvarında temsili Karadeniz manzarası önünde horon ekibi çizili bir adamı kıramazdık. O efkâr ve yorgunlukla Haralambos’un evine giderken Demet ile Leyla’yı unutmuşuz, iyi mi? Enver geri dönüp aldı tabii. Ailecek yine bizi ağırlamak için paralandılar. Yaya istedi, yine fotoğraflar çektirdik. Nasıl teşekkür edeceğimizi bilemedik. Ev sahibimiz teşekkür etmeyin dedi bize. Teşekkür yabancıya edilir, siz yabancı değilsiniz ve muhabbette ancak bu topraklarda yapılır. Bir Amerikalıya, bir Alman’a bunu anlatamazsınız. Hem ben evinize gelsem siz ne yapacaksınız, sayıyla mı ikram edeceksiniz? Her cümle dersti de, topluca alın size DERS 4 olsun.
Arabasında kemençe amblemi var. Yunus’un kemençesine öyle bir sevgiyle dokundu ki, haline gözlerim doldu… Efendim, ben değerlerime, kültürüme çok bağlayım diye gezinen bir sürü insan var. Kusura bakmayın da nerenizden belli? DERS 5: kültürünüz için çaba gösterin, koruyun, öğrenin, çocuklarınıza öğretin.
Oradan yine Pelagia’nın evine gittik. Annesi koca bir çanak lokma kızarttı. Üzerine yarım kavanoz bal döktü. Inanmayacaksınız ama yedik valla.
Gün nasıl geçecek derken akşamı bulduk. Yemeğe yine Akriyalos’a gittik. Kemençe, türkü derken arka masadan hiç tanımadığımız insanlar bize uzo gönderdiler. Biz de onlarla horon oynayarak teşekkür ettik. Ayrılırken tüm çalışanların elini sıktım, teşekkür ettim. Burada Aclan Bey’e de çok özel bir teşekkür etmenin yeri geldi de geçiyor bile. Horonu hayatının merkezine koyarak yaşayan, hayalleri olan, vazgeçmeyen biri Aclan Bey. Orada mevcut malum algıları kıran o, burada meydana gelen tepkileri göğüsleyen de o.
DERS 6: Kendinize severek yapacak bir iş bulun. Yaşam biçiminiz olsun.
DERS 7: İnandığınız yolda samimi ve kararlı olun, vazgeçmeyin.
Son akşam gezi boyunca bahsettiğim insanların neredeyse tamamı oradaydı. Uzuuuun bir masaydı. Çakuridis gerçekten iyiymiş. Kemençe elinde başka bir ruha bürünüyor. Sevimli, güleryüzlü, mütevazı bir genç adam. Gelenekçi ustalar bu tür yeni haraketlerden hoşlanmıyorlar ama ben dinleyici olarak memnunum.
DERS 8: Ilerlemek, devamlılığı sağlamak için yeniliklere de açık olmak lazım.
Pelagia ve Aclan Bey, dans etmek için temel kuralın çalışmak olduğunu söylediler. Eğer yapacağıma inanır ve çalışırsam Akçaabat bile oynayabilirmişim. Kendime not: onun işi, bunun gücü diye kendini erteleme, ayaklarını, kollarını oynatmaya başla Yeşim… İşte size DERS 9: yapacağınıza inanın, ertelemeyin ve çalışın.
Sonunda gece bitti. Bir şişe viski açmşlar.Yunus’un, Aclan Bey’in, Cezmi Bey’in ağızlarına döktüler. Eksik kalmayayım diye ben de bir kapak aldım. En zoru Pelagia’dan ayrılmaktı. Sıkı sıkı sarıldım ona. Kızkardeşim olsa ancak öyle sarılırdım. Ondaki memleket hasreti benim içimi dağlıyor. Dedim ki “Bizim oranın kadınları güçlü ve dayanıklıdır. Sen de öylesin ve hayat mücadelene devam edeceksin. Türkiye’ye yakında geleceksin, ben de tekrar geleceğim”. Çabuk gidelim, çabuk dönelim diye eline bardakla, bir şişe su verdim. Gitti daha fazla su olan bir şişe buldu. Daha fazla su, daha çabuk dönüş… Arabaya giderken ne yapacağımı bilemediğim için daha önce vedalaştığım Aleko ile Hristo’ya bir daha sarılıp öptüm. Biraz şaşkın baktılar, ama kibar insanlar bozmadılar. Otobüs giderken bütün köy arkamızdan el sallıyordu…
DERS10: ben vatan sevmeyi bu insanlarda gördüm. Öyle kuru kuruya ben sevdim demekle olmuyor. Sevgi, emek, fedakarlık istiyor. Var mı öyle sevdiğin dardaysa bırakıp gitmek, zordaysa, sana muhtaçsa ortada bırakmak? Heeeey, sağcılar, solcular, liberaller, çevreciler, demokratlar, komünistler, dinciler, laikler, milliyetçiler, sosyalistler hepinize diyorum. Bunları yazarken çok çınlattım kulaklarınızı, bilin istedim.
Son teşekkür yer yokluğunda son dakikada katılan bana odalarını açan Canan Akkaya
ve Yeliz Çebi’ye. Ardından onlar gidince beni odalarına kabul eden Leyla ve Demet’e.
Bu paylaşım herkese açık olacak. Dileyen okur, beğenen paylaşır. Amma velakin onca yazdıklarımdan sonra gezinin sadece yemek ve eğlenme kısmına takılan olursa onlara değerli gezi arkadaşım Cezmi Bey’in, Pelagia’ya öğrettiği cümleyi tekrarlayacağım “Hadi naş, lan”

Yorum Yaz