Selanik Güncesi -2-

Gülnur Tuzcuoğlu tarafından Horon Evi’de (Dosyalar) · Belgeyi Düzenle · Sil
SELANİK GÜNCESİ
2.Gün
Geceyi ve günü uzunca yaşayınca; sanki doğumda bana bahşedilen ömrü uzatıyormuşum gibi gelir. Bu yüzden saatim kolumda olmamasına rağmen sabah 7 sularında kalktım. Günün hazırlığı, toparlanma derken, eyvah çok geç kaldım düşünceleri ile 9’da kahvaltı salonuna gittim. Telaşımı; tek dolu olan masada oturan İtalyan olduklarını sandığım çiftin yüzünde gördüm. Bana şaşkınca bakıp güldüler. Sakinleşip kahvaltımı bitirdiğimde gurubun uyanan kısmı ile karşı köşedeki Mandarina otelin kafesinde buluştuk. Kahvaltısını burada yapanlar da çok memnun kaldılar. Ekmek arası lezzetli peynir, domates ve yanlış hatırlamıyorsam maydanozla süslenmiş bir kahvaltı, poşet çay ve kahveden sonra, eksik grupla yol haritamızı çizdik. Aclan Hoca’yı ve Onur’u İzmirli bir hanım arkadaşları ve Yunanlı eşi ile sohbette bırakarak oradan ayrıldık. Daha önceki Selanik gezisine katılanlar aynı yerlere gitmek istemedikleri için, akşamüzeri buluşmak üzere vedalaştık.
Kadriye ‘nin yönlendirmesi ile; Gülgün, Faize, Nihal, ben, Duru ,Ege, Erkın ve İhsan Selanik şehrinde kısa bir tura çıktık. Geniş bir meydan edasıyla denize doğru inen Aristotales caddesinden kordona indik. Sağlı sollu eski binaların süslediği, deniz tarafından bakıldığında iki tarafta da kafisli iki bınanın bulunduğu, ikisinin de sanki meydanı kucakladığı noktadan Beyaz kuleye doğru yol aldık. Selanik’in simgesi olan Beyaz Kule; Kanuni Sultan Süleyman tarafından Mimar Sinan’a yaptırıldığı düşünülmektedir. Osmanlılar zamanında kale, garnizon ve hapishane olarak kullanılmıştır. Selanik, 2. Balkan harbinde Yunanlıların eline geçince kule sembolik bir vaftiz uygulaması olarak beyaza boyanmıştır. Zamanla eski rengine dönse de adı beyaz kule olarak kalmıştır. Atatürk’ün gençlik yıllarında beyaz kulenin altında bulunan mekânlarda içki içtiği ve bu mekânı çok sevdiği bilinmektedir.
Turist gezdiren otobüs durağına varmak çok zaman almadı. Selanik’i tepeden görmek ve şehrin rengini anlamak için 4 Avro bileti olan bu otobüse bindik. Reklam afişleri ile kaplı olan otobüsten dışarının görünmesi zor olsa da, açık pencerelerden bakarken fotoğraflar da çektik. Gezimizin en genç ve teknoloji ile en çok ilgilenen yolcusu Ege ve Duru idi. Aramıza ruhen de iştirak etmeleri için sohbeti koyulaştırmak gerektiğini biliyordum. Fotoğraf makinesi bahane oldu bize. Ege’ciğimle beraber (nasıl telaffuz edildiğini bile tam hatırlamadığım) voogllamaya başladık. (yazılışından emin değilim) ben bu işe kamera ile kendi kendini ve etrafını çekmek desem çok eski kafalı olmam sanırım.
Yolumuzun üzerinde gördüğümüz binalar; arkeoloji müzesi, Helexpo Modern sanatlar Müzesi, Aya Sofia Kilisesi, Panagia Kilisesi, Skepasti agora (Bizans kazıları), Bei Hamamı, Bizans Müzesi idi. Biz turun tamamını şehri yukardan görmek için yarıda bıraktık. İndiğimiz durakta kafeler çok güzel manzaraya sahip. Birine oturduk. Sohbet, koca bardaklarda soğuk, bol köpüklü kahvelerimizi içtik.
Şehir oldukça gri, eski yapılarını çok da korumamış, denizi kucaklarcasına doğal bir körfez şeklinde. Atatürk’ün Anadolu’yu, Ege’yi neden bu kadar sevdiğini anlıyorum. Gerçekten doğduğu şehre çok benziyor.
Selanik’te yiyecek içecek gerçekten çok uygun fiyatlara sağlanıyor. Türkiye’den (İzmir’i ölçü alıyorum) üçte bir oranında daha ucuz.
Atatürk ‘ün doğduğu evi ziyaret etmeden bugün bitmezdi. Türk konsolosluğunun bahçesi içinde, tıpkı çocukluğumun hayat bilgisi kitaplarındaki gibi; pembe cumbalı ev. Hayatının içine girmek gibiydi. Mütevazı eşyaları, güzel düzenlenmiş fotoğraflar. Burada olmak Ata’ma dokunmak gibiydi. Selanik’e gidenlere mutlaka görmelerini öneririm.
Otele dönerken adını hatırlayamadığım güzel bir pastanede durduk. Pastaları, baklavası, bülbülyuvası gerçekten çok tanıdık. Tam da dondurma alırken, Sare, Selma, Yusuf ve Tuncay’la karşılaştık. Sare ve Selma yakın çevrede dolaştıklarını söylediler. Yusuf ve Tuncay geç kalkmışlar ve onları tesadüfen görmüşler. Anlaşılan dondurma sayısı biraz daha arttı. Dondurma alıştığımızın dışında, daha kremamsı bir şekilde hazırlanmış. Sütten yapıldığını düşünmüyorum. Alerjisi olanlar dikkat. Bana hiç iyi gelmedi. Otele döndüğümüzde plan hazırdı.
ΠΑΤΡΗΔΑ (Padrida Köyü) Köyüne doğru yola koyulduk. Mevcudumuz fazlalaştığı için minibüsün bagajında Özcan, Onur ve Sadık dönüşümlü olarak oturdular. Patrida köyünde, ΒΕΡΟΙΑ (Veria) bölgesinde, Pontus cemiyetinin binasında bizi kapıda karşılayan dernek çalışanları oldu. İnandıklarına öylesine sarılmışlar ki. Bir köy müzesi görünümünde hazırlanmış tek katlı bir bina. Horon hocaları bir hanım. Ve tabii ki müzik ve horon. İki genç, davul ve kemence eşliğinde bütünlüğü sağladı. Öğrenmeler, paylaşmalar ve ikramlar. Duvardaki fotoğraflar eskiye ve Karadeniz’e ait. Topraklarıma. Çok ilginç geldi. Birer kitapçık dağıttılar şapkayla beraber. Mübadele ile ilgili belgeler var içerisinde. Bunu bize verdiler. Dışarıdan bakıldığında bize karşı olan bir şeyi bize verdiler. Biz de merakla ve ilgiyle aldık. Beraber horon oynadık, hoş sohbet ettik. Cumhuriyet tarihinin son dönemlerini yaşamakta iken geri istemeler, hak iddia etmelerle boğuşurken bunu böylece karşılayabilmemiz ironik geldi.
Duygularımda başa döndüm sanırım bu binada. Karşılıklı devlet adamlarının egemenlik ve din adamlarının din adına yaptığı hatalar ve aklımın eremediği küçük hesaplar yüzünden acılar çekilmiş insanlar. Olayları yerinde ve zamanında değerlendirmenin ve kavram karmaşasına yol açmanın kimseye fayda sağlamayacağını düşünüyorum. Aksi takdirde tarihin tekrar etmesi sağlanmaz mı? Oysa benim orada paylaştığım, hak verdiğim buradan oraya giden ailelerin, oradan buraya gelen ailelerin acıları. Bunun tekrar yaşanmaması ve yerel kültürlerin yok olmaması. Dernek binasında Yunan bayrağı olmaması da dikkat çeken bir diğer konu idi.
Ah büyük Atatürk; doğruluğuna en inandığım, hayatta desturum olan sözündür. “Yurtta sulh, cihanda sulh”. Ne derinlikli ve insana ait özellikler taşıyor.
Fotoğraflar çekildi. Vedalaştık. ΡΥΑΚΙΟ (Riakiyo) köyüne ΠΑΝΑΓΙΑΣ SUMELA ‘na (Sümela panayırı ) doğru yola çıktık. Dağları tırmanıp Sümela manastırında yapılan ayinlerin olduğu alana geldik. Bir önceki festivaldeki insan grubundan biraz daha karışık yapısı olan bir panayır. Yayla olduğu için üşüme endişesi taşısak da, hazırlanmış olan yemek, ocak tezgâhları ortamı yeterince ısıtıyordu. Battaniyeden, oyuncaklara, yiyecekten çadırlara kadar her şey mevcut burada. Tezgâhlardan aldığımız meyveler inanılmaz lezzetli. Keyifle yedikten sonra meydana doğru yürüdük.
Aclan Hoca’nın bir sonraki köydeki şenliklere yetişmek için burada çok zaman kaybetmek istemediğini fark ediyordum ama karınlarımız aç ve burayı da kısaca yaşamak isteği ağır basıyor sanırım. Mısır közleme tezgâhlarına yapışıyoruz. Bir tanesi 2 Avro. Mısırların ne kadar tatlı olduğuna inanamazsınız. İki tane yersem ensülin komasına girebileceğimden endişe ettim doğrusu. Dağıldık. Herkes bir şeyler yedi. Oğlak çevirme çok lezzetli idi. Ne yazık ki bağırsakları bozduğunu unutmuşum.
Çok kalabalık bir mekân, her yer çadırlarla dolu. Anlıyoruz ki insanlar bir iki gündür buradalar. Minibüse ulaşmak için yürüyüşe başlıyoruz. Hava iyice karardı. Ne yazık ki karnım doyunca Aclan Hoca’nın endişesine ortak oluyorum. Diğer köydeki festivalde Kostas Siamidis kemençe çalacak. Ya yetişemezsek.
Mimübüste uyuklamalar ve ΚΟΖΑΝΗ (Kozani) köyüne varış. Bir önceki panayır alanından daha küçük. Aynı düzen sağlanmış. Hemen yerimize oturuyoruz. Bu panayırın girişi ücretli idi. KostasSimiadis, ve sevgili Yorgo’nun zarif ikramlarını almışken Karadeniz’i aratmayan yağmur başlıyor. Bazılarımız tentenin altına geçse de müzik başlayınca yağmur da etkisini yitiriyor ve tekrar bütün ev halkı horona duruyor. Sürekli yan masadan ikram edilen içecekler de hoş misafirlik sürecine katkı yapıyor. Kostas Siamidis sahne alıyor. Horon yine çok keyifli. İnsanlar rahat ve içlerinden geldiği gibi. Öylece hepimiz horon oynuyoruz. Kostas Siamidis’in kızı ile Faize arasında başlayan sohbet bizi de içine alıyor. Figürler gösteriyor.
Arkamı döndüğümde gördüğüm manzara daha da çarpıcı idi. Kemençe çalıyor, Duru Ege’ye İstanbul’da katıldığı salsa kursundan birkaç adım öğretiyor. Ne keyifle geçen bir tatil ve ne eğlenceli bir gurup. Renk ahenk.
Sahne boşaldığı bir anda 20 kadar erkek sahneye daha dağınık ve hareketli bir düzende çıktılar. Biri Türkçe komutlar veriyordu, diğerleri de ona uygun oynayıp nidalarda bulunuyorlardı. Açççilunnnn, birleşunnnn, hayde, bir daha, hayde uşaklar, dizilun. Tam bir savaş dansı gibi. Önce yanlış duyduğumu zannettim. Ama komutların Türkçe olması ilginçti. Dil ve yerel kültür nasıl da böyle yaşayabiliyor ve taşınabiliyor. Çok çarpıcı. Aclan Hoca’nın dediğine göre Türkçe komut veren kişi bizim dilimizi merhabadan daha fazla konuşamıyormuş.
Saat sabah 5 sularına kadar horon oynadık. Önemli bir noktaya değinmeden geçemeyeceğim. Bu gece sevgili eniştem Erkın, Duru’cuğum ve sevgili Ege’nin de horona katıldığı gece idi. Erkın Yorgo’nun kontrollü bir şekilde tutup alana kadar sürüklemesi ile şeytanın bacağını kırdı. Ege ve Duru’ da hiç fena değildi. Neyse ki onlar da çıktılar sahneye de ben en çaylak olmaktan kurtuldum.
Saat beşte yorgun ama mutlu yola çıkmadan önce panayır alanının girişinden, çeşitli materyallerden yapılmış kemençe anahtarlık, kolye, yaka iğnesi gibi hediyeliklerden de aldık.
Daha ilk günden oluşturduğumuz ortak kasadaki para bir türlü bitmiyordu. Gerçekten daha iyi ağırlanamazdık.
Dönüş yolu çok sessizdi. Bu son horon gecesi idi. Her ne kadar biz daha çoğunu istesek de… Minibüsteki sessizlik; gecenin karanlığıyla horona durmuş gibiydi…
Ve otel Ilısia…
14.08.2011’Selanik